Nihayet bitmek bilmeyen aylar bitti, geçmeyen haftalar geçti, uzamış günler tükendi ve 25 şubat geldi. Ömrümüzde ilk defa ülkemizden, yurdumuzdan, milletimizden ayrılacaktık. Bizi neyin karşılayacağını bilmesek de kalbimizde büyük zatların sevgisi, gözümüzde kısalmış yollar, içimizde heyecan ile Atatürk havaalanına vardık. Şansımıza son günlerdeki karlı ve kötü hava şartlarından eser yok, sanki istanbul bize iyi yolculuklar dercesine güneşli bir günde yüzümüze gülüyordu. Bahar günlerinden birini yaşıyordu sanki…Hani içiniz pür neşe olur, kabınıza sığamayacak gibi hissedersiniz ya, işte bu duyguyu bu heyecanı yaşatıyordu tarihi ve güzel şehrimiz bize. Havaalanında dış hatlar terminaline geldik ki ne görelim içerisi ana baba günü. Her milletten insan kuyruklarda; kimisi dedektörden geçiyor, kimisi elinde bilet sağa sola bakıyor, kimisi uçağının son durumuyla alakalı tabelaları inceliyor. Birinci dedektörden geçip iç kısma geçtik. Bir arkadaşımız üzerine dolar almadığı için havaalanındaki exchange bankosunu kullandı. Hiçbirinize tavsiye etmem. Hem komisyon alıyor hem de çok daha yüksek kurdan dolar satıyor. Siz siz olun işinizi son ana bırakmayın. Yolculuk esnasında valiz derdi olmasın diye yanımıza küçük birer çantadan başka birşey almadık. Araya araya, sora sora Gulfair bankosunu bulduk. İnternetten check in yaptırıp bastırdığımız biletleri nolur nolmaz diye bir gösterelim dedik. İyiki de böyle yapmışız, uçağın kapısı çokdan değişmiş, yeni kapı ise 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Gulfair görevlisi Türk bayan sıkı sıkıya yine de gözümüzün ekranda olmasını, çok sık kapı numarasının değişeceğini söyledi. Yeni kapımıza gitmek için biletlerimizi alıp uluslararası alan sayılan iç tarafa geçme için pasaportumuza “çıkış” damgasının vurulacağı bölüme geldik. Mühür vurmaktan bezmiş garibim polisler yüzlerinden düşen bin parça halde, gülmeyi unutmuşçasına asık suratlarla bakıyorlar. İnsan kendisi mutlu olunca herkes aynı mutluluğu yaşıyor sanıyor olsa gerek. Nihayet mühürlenen pasaportlarımızla bir daha dedektörden geçerek uluslararası alana geçiş yaptık. Her tarafta duty free mağazaları, içleri tıklım tıklım dolu.Kimi içki, kimi karton karton sigara alıyor, kimisi koku- takıları inceliyor. Uçmadan önce keyiften midir korkudan mıdır bilinmez içki içilen bölümler full çekiyor, yerli yabancı ama daha çok yabancı içkilerini yudumluyorlar. Ne diyelim Allah kurtarsın.
Uçağımıza bineceğimiz kapının önüne geldik bekliyoruz. tip tip, renk renk, cins cins insanlar sağımızdan solumuzdan geçiyorlar, kimi siyahi yolcular üçlü koltuklara uzanmış yatıyorlar, kimi başka yolcular ise duvarlarda boş priz arayıp telefonunu şarj etme derdine düşmüş. Yaşlıca bir amca emekliler gibi pantolonunu yukarıya göğsüne kadar çekmiş, yanımda dikildiği yerden az ötede oturan saçları beyaşlaşmış eşine yabancı dilde birşeyler söylüyor. Ya yunanca ya italyanca konuşuyordu. Bir başka arap aile de yanımızdan arapça konuşa konuşa bekleme salonuna geçiyordu. Kapı numaralarınnı değiştiğini anons eden bayanın sesi olmasa etrafta bariz Türkçe konuşan bizden başka kimse pek yok gibi. Türkiyeden ayrıldığımızın ilk belirtilerini hisseder olmuştuk. Bu esnada susayan bir arkadaşımız bozuk parayla çalışan cihazlardan su almak istedi. 3 tl olduğunu görünce boğazı daha da kurumuş olacakki, havaalanı dışında olsa mümkün değil 3 tl ye su almayacak adam mecbur kalıp aldı. O suyunu yudumlaya dursun etrafımıza uzun boylu sarı-beyaz bir sürü insan bitiverdi. Rus mu ukraynalı mı bilmiyorduk ama slav oldukları belliydi. Bahreyn üzerinden Hindistan’a uçacağımız için bu kadar Rus’un burada ne işi var diye şaşırdık. Belki başka bir uçuşu bekliyorlardır derken ekrana bakmak aklımıza geldi. Evet kapı numaramız değişmiş yine, beklediğimiz yere moskovoya gidecek bir uçak gelecekken, bizi de taa havalimanının öbür tarafındaki başka kapıya atmışlar. Yeni kapımıza giderken ihrama bürünmüş genç yaşlı bir grupla karşılaştık. Belliki onlar da temiz duygularla umre yapmaya niyetlenmişler. Çoluk çocuk ihramlı ihramlı yanlarından geçtik. Yeni kapımıza vardık. Airbus A320 tipi uçağımız burada hazırda bekliyordu. Kısa zaman sonra önce Businness class yolcularını sonra da bizleri uçağa aldılar. Tek korkumuz Türkiye içi uçuş yapan küçük uçaklar gibi daracık koltuklarda sıkış tıkış, bacaklarımız belimiz ağıra ağıra 6 saat Bahreyn’e gitmek zorunda kalmaktı.

IMG_0139Ama uçağa bindiğimizde tüm korkularımız zail oldu. Businness class koltuklarının yanından geçerken hayran kalmamak elde değil. Bu ne konfor bu ne rahatlık kardeşim diye diye kendi koltuğumuzun bulunduğu ekonomi sınıfı bölüme geçtik. Cam kenarı organizatör hakkıdır deyip check in yaparken kendime ayırmıştım🙂 Yanıma iki arkadaşım da oturdu. Uçak kısa zamanda doldu. Genel itibariyle yolcular arap gibiydi. Transfer uçuştan ziyade memleketlerine dönüyor gibiydiler. Orta yaşlı- yaşlı arap teyzeler, ablalar İstanbuldan aldıkları jan janlı paketlerdeki süslü elbiseleri itina ile tavandaki bölmeye yerleştiriyorlardı. Uçağımızın kapısı kapandı. Önce arapça sonra ingilizce klasik anonslar başladı. Tüm anonslardan önce her koltuğun önündeki ekranda önce Besmele yazısı çıkıp Kur’an-ı Kerim’den bir ayet çıktı ve bir erkek seslendirmeci tarafından okunup sadakallahül azim dendi. Telefonları kapattık, bir uçuşun en korkulu iki anından biri olan kalkışı beklemeye başladık. Kalkıştan daha korkuncu belki uçağın inişi olabilir.

IMG_0138

Havaalanı binası sağımızda kalacak şekilde pistte yerimizi aldıktan sonra, bizleri koltuğumuza yapıştıran hızla uçak harekete başladı. Biz kalkış hızına ulaşıp yerden havalanırken güzelim istanbul altımızda kalmıştı. Yerdeki insanlar yukarıdan bakıldığında ne kadar da güvende ve eminyette hissediyorlardır kendini diye düşünmeden edemiyor insan.

IMG_0144 IMG_0145 IMG_0150

Gökyüzünden istanbulu, Halici, boğazı, Gebzeyi seyrede seyrede yükseldik, Adalar küçücük olmuş mavi marmaranın içinde bir leğen suyun içindeymiş gibi gözüküyor. Heybeliada’da balkonda yatıp gökyüzünü seyrettiğim çocukluk yıllarımda, masmavi gökyüzünde arkasında iz bırakarak giden uçaklara bakıp “şimdi acaba nereye gidiyorlardır” diye düşünen küçük Ensar geldi aklıma. Şimdi ise yukarıda o arkasında iz bırakarak giden uçakta uçuyor ve adaların üstünden geçiyorum. Kim bilir belki bir başka çocuk göğe bakıp “şimdi bu uçaktakiler de nereye gidiyor” acaba diyerek bize gıpta ediyordur.

IMG_0163 IMG_0159 IMG_0158

Kocaelini geçtikten sonra kayseri civarına kadar yeryüzü çok net gözüküyordu. Kayseri’den sonra Hakkari civarına kadar bembeyaz buluttan başka birşey göremedik.
Uçuş esnasında ikram zamanı geldi. Erkek hostlarımız eski deyimle muavinlerimiz servise başladılar. Orta- arka sırada olduğumuzdan bize ulaşmaları 30-40 dakikayı buldu. Önceden okuyup araştırdığımıza göre Hindistan yemek kültürü bize hiç uymadığı için yiyebildiğimiz kadar çok yemeye karar vermiştik. İyi kalori alalım ki Hİndistanda açlığa dayanabilelim diye düşünüyorduk🙂 İnternette Gulfairin ekonomi sınıfı yemek menüsünde yok yoktu. Gelin görün ki host bize 3 yemekten hangisini yiyeceğimizi sordu: “Fish, pasta,….” ve ne olduğunu tam anlayamadığımız başka bir yemek saydı. Bahreyn’in yengeç falan yediğini bildiğimiz için önümüze ne gelir bilinmez diye balıktan vazgeçtik. Pasta yiyelim bari deyip 3 pasta istedik. Bir yandan da “yaw balık nere pasta nere birbiriyle hiç alakası olmayan iki yemek be kardeşim” diye söylenirken ısıtılmış, aliminyum folyolara sarılmış yemeğimiz geldi. Pasta diye beklerken makarna geldi🙂 Doğru makarnanın bir diğer ismi de ingilizce “pasta” dır. Ülkeden çıksak da Türk mantalitesinden daha çıkmadığımız için makarna yemek zorunda kaldık. Yanında cheese kek, bir küçük ekmek ve su verdiler. Hindistan öncesi karnımızı iyice doyurma fikri daha gökyüzündeyken sulara düştü🙂 Üzerine kahve ikram ettikten sonra boşları topladılar ve herkes istirahate çekildi.

Devamı gelecek…

Hindistan Gezimiz -2 (Hindistan’a gidiş)

Hindistan Gezimiz -1 (Hindistan Öncesi)

Ömründe hiç yurtdışına çıkmamış, ingilizceyi çat-pat konuşabilen üç arkadaş, çocukluğumuzdan beridir ismini duyduğumuz büyük veli, tüm tarikat ve cemaatlerin el üzerinde tuttuğu, ikinci bin yılın müceddidi yani yenileyicisi diyerek sevip hürmet ettikleri İmamı Rabbani Müceddidi Elfi Sani Ahmed Faruk Serhendi hazretlerinin kabri şeriflerini ziyaret etmek için niyetlendik. İçimizde günden güne büyüyen bu arzuyu nihayete erdirmek için araştırma yapmaya başladık. Hİndistana gezi düzenleyen bazı tur operatörleri kendi rehberliklerinde en az 5000 TL civarı ücretlerle organizasyonlar yapıyorlardı. Ancak bu meblağ bize biraz fazla geldi. Niçin kendimiz bağımsız bir şekilde gitmeyelim ki dedik. Oturduk internet üzerinden araştırmalara başladık. Hindistanla alakalı ne bilgi varsa, nelere dikkat edilmesi gerekiyorsa bir bir tespit ettik. Geriye vize almak,uçak biletlerini ayarlamak, indiğimizde bizi otelimize ve seyahat yerlerimize götürecek şoförlü araç bulmak, gideceğimiz illerde otel bulmak gibi işler kaldı.
Uçak bileti için THY gidiş dönüş 2000 küsür TL den başlayan fiyatlarla direk uçuşlar yapıyordu. Üç kişi için bu meblağ 6000 küsür TL ediyordu. http://www.skyscanner.com adresinden başka firmalara, başka ülkeler üzerinden transit uçuşlara bakalım dedik. En uygun fiyat flydubai firmasıyla Bahreyn’in milli havayolu firması olan Gulfair’e aitti. Flydubai şirketinin uçakta verdiği sudan bile para alması ve dubaide uzun süre bekletmesi nedeniyle Gulfair’e yöneldik. İstanbul Atatürk havalimanından önce Bahreyn’e, orada üç saat bekleyip Bahreyn’den Delhi’ye gidecek ve aynı güzergahtan geri dönecek şekilde biletlerimizi ayarladığımızda kişi başı maliyeti sadece 1362 TL tutuyordu. Üstelik her bir uçuş için ayrı ayrı menülerle ikramlarından da ücret talep etmeyince Gulfair’den biletlerimizi aldık. Gulfair bu yolculuğumuzda Airbus A320 tipi uçakları kullandı ki koltuk-diz mesafesi konforlu bir yolculuk için idealdi.
Biletlerimizi ayarladıktan sonra sıra otel rezervasyonuna geldi. Zira uçak biletlerinizi ve otel rezervasyonlarınızın bilgisayar çıktısı olmadan Hindistan elçiliğinden vize alamıyorsunuz. http://www.booking.com adresinden Delhi için baktığımız orta halli oteller içerisinden Hotel Aura’yı tercih ettik. İki gece konaklama kahvaltı dahil 3 kişilik oda fiyatı 100 dolardı. Sitede görülebildiği kadarıyla fena bir otele benzemiyordu, müşteri yorumları olumlu ve üç yıldızlı bir oteldi. Tabi internetteki fotoğraflarla karşılaştığınız manzara arasında fark oluyor🙂 Hiçbir zaman fotoğrafların aldatıcı görüntüsüne aldanmadık. Oraya kral dairesinin fotoğrafını koyup sizi ortanın altı bir odada ağarlayabiliyorlar. Ama biz oteli sadece yatmak için kullanacağımız, geri kalan zamanı sürekli gezmeye ayıracağımız için otel kalitesine çok da önem vermedik. Delhi’den sonra Ajmer Şehrinde Müniiddin Çeşti hazretlerinin kabrini ziyaret edeceğimizden bir gecelik de Ajmerden otel rezervasyonu yaptık. Serhend şehriyle alakalı internette online rezervasyon yapabileceğiniz bir otel yoktu. Zaten İmamı Rabbani hazretlerinin türbesinin orada bir misafirhane olduğunu işitmiştik. Niyetimiz otelden ziyade, dergahta zaman geçirmek olduğu için bir rezervasyon yaptırmadık.

Sırada gezinin en önemli ayağı olan şoförlü bir araç bulmak vardı. En önemlisi buydu çünkü şoför aynı zamanda bizim rehberimiz sayılırdı. Kötü niyetli bir kimse bizi yolunacak bir kaz gibi görebilirdi veya asık suratlı yaşlı başlı bir adamla uzun yolculuklar çekilmez hale gelebilirdi. İnternette Delhi’deki araç kiralama firmalarına yapmayı planladığımız geziyi, süresini, gezmek istediğimiz yerleri bir bir anlatan gezi programını gönderdik. Şoför, otoyol ücretleri, park ücretleri, şoförün yemesi içmesi, yakıt giderleri hep firmadan olmak üzere, bizi havaalanından alıp tekrar havaalanına bırakacak şekilde Tata İndigo modelli bir aracın maliyeti hakkında firmalardan fiyat talep ettik. 500 dolardan başlayan talepler, en son 14800 hindistan rupisi talep eden Dailymusafir firması ile anlaşmamızla neticeye vardı. Yani tüm gezi boyunca şoför,şoförün giderleri,park ücreti yakıt ücreti ve otoyol giderleri dahil sadece 250 dolar verecektik. Üç kişi için kişi başı 80 küsür dolar gibi gayet makul bir fiyata geliyordu.
Son olarak geriye kalan en büyük mevzu vize almaktı. Hindistanın Türkiye’de Ankara’da büyükelçiliği, İstanbulda konsolosluğu var. Ankara’nın doğusundaki iller Ankaradaki elçilikten vize alabiliyor, İstanbul çevresindeki iller ise İstanbul konsolosluğundan. Yani Samsun’da oturan birisi İstanbuldan vize alamıyor. Hindistan ülkemize vize uyguluyor. Vize alabilmek için önce büyükeçlilik sayfasından online başvuru yapıyorsunuz. Online başvuru belgelerini doldurup internetten bir fotoğraf da yükleyerek çıktısını alıyorsunuz. Bu çıktı da hangi gün elçiliğe çağrıldığınız yani randevu günü ve saati yazıyor. Gezinizin tarihinden 1-2 ay öncesinden başvuruda bulunmaya bakın, bazen biraz geç tarihe randevu verebiliyorlar. Randevu gününüzde yanınızda Pasaportunuz, iki fotoğrafınız, bir adet su-elektirik vs faturası, internetten aldığınız çıktı, uçak bileti ve otel rezervasyonlarınızın internet çıktısı, biometrik çekilmiş fotoğraf ve 42 dolar ile başvuruda bulunuyorsunuz. İlk defa hindistan vizesi alacakların bizzat gidip başvurmaları gerekiyor. Çünkü ilk seferde parmak izi alınıyor. Biz üç aylık turist vizesi aldık. Çünkü gideceğimiz tarih 25 şubattı biz ise ocak ayında başvuruda bulunduk. Vize verildiği tarihten geçerli olduğu için 1 aylık vize süre olarak kurtarmıyordu. Eğer siz de gidecekseniz bu detayı atlamayın. Bir önemli husus da pasaportta en az altı aylık geçerlilik süresi ve sayfası olması lazım. Bunu da dikkate alın ve en az 1 yıllık süresi olan pasaportla başvuruda bulunun. Sabah gidip pasaportlarınızı saat 11’e kadar topluyorlar ve elçiliğin dışına alıyorlar sizi. Saat 17 gibi gelip vizelenmiş pasaportunuzu alabiliyorsunuz. Beklemek istemezseniz pasaportunuzu kargo ücreti size ait olmak üzere adresinize de gönderiyorlar.
Evet artık vizeler alındı, oteller ayarlandı, kiralık şoförlü araç tutuldu, uçak biletleri alındı. Geriye sadece geçmeyecek günleri sabırsızlıkla bekleyip 25 şubatı iple çekmek kalıyor. Dilini, coğrafyasını bilmediğimiz, dini ve kültürel açıdan çok farklı bir coğrafyaya çat-pat ingilizcemizle gitmeye cesaret ettik.İçimizde pür neşe, heyecan ve coşku…Bekleyelim 25 şubatı…
Devamı gelecek

Hindistan Gezimiz-4 (Hindistan’da ilk sabah)

Şoförümüz elinde üzerinde ismimiz yazılı bir kağıtla bizi bekliyor olacaktı. Nihayet şoförümüzü bulduk.Elinde basit bir A4 kağıda elle yazılmış ismimiz olduğu halde dışarıda çıkışın sağında bekliyordu. “Mr Kumar?” diyerek sorduğumuz soruya başını sallayarak “yeah” şeklinde cevap verdi. Yüzünde bir tebessüm ve şaşkınlık ifadesi vardı. “Sadece bu kadar mı? Valiziniz falan yok mu?” dedi. Zira hiçbirimizde valiz yoktu, ellerimizde küçük el çantalarıyla günübirlik ziyarete gelmiş gibi elimizi kolumuzu sallaya sallaya geziyorduk . (Yanımızda üç günlük geziye üç yıl kalacakmış gibi hazırlanıp valizler dolduran hanımlarımız da olmayınca, hintli şoförümüz ister istemez şaşkınlık yaşamış olacak :))

Önde esmer orta boylu şoförümüz Mr Surrender KUMAR arasında biz sabahın 04:00’ünde havaalanının otoparkına doğru ilerliyorduk. Şoförümüz bize arabayı gösterip oraya doğru gitmemizi işaret ederken, kendisi de otopark ücretini ödemek için az ilerimizde fiş kesen Türkiye’deki gazete satıcılarınınki gibi dükkandan küçük, ancak kulübeden büyük bölmeye doğru ilerledi. Sonra yanımıza gelip beyaz renkli Tata İndigo aracımızı açtı. Aracımızın arka iki kapısının üzerinde koca koca mühür gibi yuvarlak yazıyla yazılmış “TOURIST” logosu vardı. Ben ön koltuğa oturdum, diğer iki arkadaşım arka koltuğa geçtiler. Araca biner binmez ilk büyük farkı anlıyorsunuz. Direksiyon sağda! İngilizlerin sömürgeci zihniyeti,ingiliz işgalinde kalan bu ülkede -İngilizlerden kalan tek etki bu olmasa da- daha hindistanda bulunduğumuz şu ilk dakikalarda kendini bize hissettirmeyi başardı. Şoförümüzle kontağı çalıştırdı ve Tata indigo’muz hareketlendi. Havaalanından çıktık ve bilmediğimiz bir ülkede bilmediğimiz yerlere doğru sabahın karanlığında bomboş yollarda ilerlemeye başladık. Yollarda başka arabalar yok denecek kadar azdı, oysa televizyondan gördüğümüz kadarıyla dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisiydi Delhi. Gelin görin ki geceler her yerde aynı. Sessiz, kimsesiz ve bazen ürkütücü. Bu gecenin sessizliğini bozan tek şey arada bir gecenin-sabahın o saatinde anlamsızca kornaya basan şoförümüzdü. İn cin top oynuyordu ancak şoförümüz kornaya basıyordu sanki önünde birisi varmış da gitmiyormuş gibi. “indian culture” diyordu  gülerek o çat pat ingilizcesiyle. Bu arada bizim de inglizcemiz çat pat olunca gayet iyi anlaşıyorduk. Herhalde çok iyi ingilizce konuşan bir şoför olsa bizi anlayamazdı🙂 Surrender KUMAR otelimizi biliyordu. Bir kez bile bize “sizi başka bir otele götüreyim mi” diye teklif etmedi. Oysa internette hindistanla alakalı hep “aman şoförlere dikkat,komisyon aldıklarından sizi başka yerlere götürmeye kalkarlar” diye ikazlar okumuştuk. Sağolsun bizde güvensizlik hissi uyandıracak bir davranışta bulunmuyordu. Torpidoyu açıp bazı kağıtlar verdi bana. Hindistanda ziyaret etmeye niyet ettiğimiz büyük zatların hayatlarını internetten bulup indirmişler ve dilimize muhtemelen google translate ile tercüme etmişler. Gayet güzel ve ince bu düşünce karşısında insanın takdir hisleri kabarmıyor değil.
Şehrin güzel yerlerini geçip biraz daha köhne varoşlarına ilerledik. Sabahın o saatinde arabanın penceresini açtığınızda tertemiz bir havayla karşılaşacağınızı sanıyorsunuz ama nafile. Lastik kokusu desem değil, yanık kokusu desem değil, bir koku var şehirde. Sizi çok da rahatsız etmeyen ancak varlığını hissettiren bir koku. Pahangarj denilen semtte Hotel Aura’yı bulduk.

IMG_111111

Muhit tozlu, dar sokaklı, sıkış tıkış dükkanları içeren bir yer. Otelimizin önüne gelip arabayı park etti şoförümüz ancak otelde bir hayat emaresi yoktu. Herkes uyumuş, resepsiyondakiler dahil sandalyeleri çekmiş bacakları uzatıp uykuya teslim olmuşlar. Uyandırdığımız resepsiyonist uykulu gözlerle bilgisayara baktı bizlere baktı, pasaportlarımızı istedi ve ücretin “100 dolar” olduğunu söyledi. Saat 12 den önce otele giriş yaptığımızdan 2 gece ücreti ödemek durumunda kaldık.Odamız ayarlanana kadar bizi girişteki koltuklarda beklememizi söylediler. Kapının önüne çıktığımda şoförümüzün sigara içtiğini gördüm. “Hindistanda dışarıda sigara içmek yasak değil mi” dedim. Sabahın o saatinde birşey olmayacağını söyledi🙂 İndian culture değil aslında şark kültürümüz bu. Kanunu kendimiz koyar kendimiz çiğneriz. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Şoförümüz Hindu inancına sahipmiş, 1983 doğumlu, evli ve iki çocuk sahibi, biri kız biri erkekmiş. Şehirden uzakta köyde yaşıyormuş, ailesi tarımla geçiniyormuş 2 adet inekleri varmış, aynı evde 21 yaşında kardeşi, annesi ve babasıyla birlikte yaşıyorlarmış. Aylık kendi geliri eğer her gün müşteri bulup hiçbir gün boş kalmazsa yaklaşık 9000 İNR (hindistan rupisi) imiş. Bu da yaklaşık 150 dolar yapıyor. Şoförümüzle sabah 10:00 da buluşmak üzere anlaştık. Saat 05:00 olmuştu bile, yerimiz hazır olsa namazı kılıp uyumaya 5 saatlik bir süremiz var. Şoförümüz 5 saat yüzünden garaja girip çıkmaktansa arabada uyumayı tercih etti.
İçeri lobiye girdiğimde resepsiyonist yanıma yaklaştı ve eğer istersek bize gezi programımız için yardımcı olabileceğini, otellerinin turist rehberleri olduğunu, bizim için taksileri de olduğunu söyledi. Kendisine şoförümüzden memnun olduğumuzu, bir anlaşma yapıp söz verdiğimizi söylediysem de ısrar etti. Söz sözdür deyip kestirip attık ve nihayet hazırlanan odamıza çıkmak için görevliyle birlikte asansöre bindik. Taksicilerin bizi otel için caydırması gerekiyorken, otelciler bizi taksiciler için caydırmaya kalkıyordu🙂
Camdan yapılmış asansöre görevliyle birlikte binip üçüncü kattaki odamıza çıktık. Nerde http://www.booking.com da koyulmuş otel fotoğrafları ve o güzel oda panoraması nerde kalacağımız otelin önümüzde gerçeği söyleyen manzarası. 3 adet ayrı ayrı yatak olacağına bir çift kişilik yatak ve eski katlanır somya gibi bir yatak daha vardı. Yatak üzerindeki nevresimde çıkmamış yağ izine benzeyen izler vardı. Napalım başa gelen çekilir. Sabah namazlarını odamızda kıldıktan sonra o kirli nevresimli yataklara uzanıp, üzerimize kılıfı dahi olmayan eski püskü, bizden önce kim bilir kimin kullandığı battaniyeleri çekip uyumaya çalıştık. Uyumadan önce içeri biraz hava girsin diye pencereyi araladım ve sonrasında kendimi uykuya teslim ettim. Normalde yerini beğenmeyen, başka yerde uyuyamayan birisi olmadığımız için hemen uyuyuvermişiz.
Uykuyu sabah ilk bölen ses saat 09:00 da çalan telefonun ziliydi. Resepsiyondan arayıp kahvaltı yapıp yapmayacağımızı soruydu görevli. Uyku yemekten daha tatlı olduğu için uyumayı tercih edip ilk hint kahvaltısı fırsatını tepmiş olduk. Bir kaç dakika gibi geçen bir saat sonrasında kurduğumuz telefon alarmları sayesinde 10:00 gibi uyandık. Gece nispeten sessiz olan sokaktan şimdi sürekli çalan korna sesleri ve şehir kalabalığı sesi, açık bıraktığımız camdan içeri giriyordu.

IMG_0184

Perdeyi çekip dışarıyı gün ışığıyla bir göreyim dediğimde, perdenin mani olduğu rüzgarın esintisiyle, sabahın karanlığında havalimanında duyduğumuz yanık lastik gibi olan tozlu kirli kokulu hava, daha yoğun bir şekilde kendisini hissettirdi.

Elimizi yüzümüzü yıkayalım, abdestlerimizi alalım diye üç kişilik bir tuvalet sırasına girdim. Bu arada banyonun içinde olan alafranga tuvaletlerde aynı Bahreyn’deki gibi temizlik için ahizeli bir sistem kullanıyor, Türkiye’deki gibi sağdan musluklu değil. Adapte olması en zor şey bu olsa gerek.

Abdestlerimizi aldık, giyinip lobiye indik. Bizi otelin turizm işlerine bakan müdürü gördü ve yanımıza geldi. Sabahın köründe otele yeni geldiğimizde kendi şoförümüzü bırakıp başka şoför teklif eden, konuşması ve hareketleri emniyet telkin etmeyen resepsiyonistin aksine bu müdür bey konuşmayı biliyor ve güler yüzüyle beni kendi rehberleriyle kendi araçlarıyla gezi programı yapma konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Ancak nafile🙂 Akdimizi bozup sözümüzü çiğneyecek değildik.

IMG_0185

Dışarı çıktık, hintliler çalışmaya başlamış sokaklar kalabalıklaşmış. Kendisine teşekkür edip aracın içinde uyanmış, direksiyon başında bizi bekleyen ve güleç bir yüz ifadesiyle “good morning” diyen şoförümüzle selamlaştık. Arabaya bindiğimizde kahvaltı yapmadıysak önce yemek yiyebileceğimizi söyledi. Zaten saat 10:00 u geçmiş olduğundan ziyaretlere bir an önce başlayıp kahvaltı yapmayacağımızı, zaten öğle yemeğine de çok zaman kalmadığını söyledik. Mr Kumar anlayışlı birisiydi. Bir teklif ettiğini kesin kabul etmediysek bir daha teklif etmez, ısrarcı olmazdı. İlk durağımız Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kabri şeriflerinin olduğu Gulam Ali Camisi olacak şekilde planımızı yapıp yola koyulduk…

Devamı gelecek…

Uçakta verilen ikramlardan sonra herkes istirahate çekilmişti. Ancak biz bir geziyi bitirmiş,seyahatten dönen Bahreynliler gibi değildik, yorgun değil aksine enerji doluyduk. Üçüncü arkadaşımız istisna tabi🙂 O, bu uçağa binebilmek için Rize’nin Ardeşen ilçesinden gece 02:00 da yollara düşmüştü, haliyle yorgunluk ve uykusuzluktan uyuyakaldı.

IMG_0164
Uçakta neredeyse tüm pencerelerin perdeleri indirilmiş, uyumaya hazırlık yapılıp loş bir iç ortam sağlanmıştı. İçeriye dışarıdan gelen tek ışık benim perdesi açık olan penceremden geliyordu. Uçağımız Doğu Anadolu üzerinden Hakkari civarından Kuzey Irak’a girmeyip yolu biraz daha uzatarak İran üzerinden Basra körfezine yöneldi. Altımızda tepeleri bulutlara rağmen gözüken yüksek dağların karlı tepeleri görülebiliyordu. Yer yer bulutların olmadığı yerlerden, buz tutmuş su birikintileri- siz su birikintisi dediğime bakmayın belki de birer göldür, yukarıdan öyle gözüküyordu🙂 – 2b kurşun kalemle beyaz kağıda çizgi çekmişsiniz gibi siyah, düz gözüken yollar seyredilebiliyordu. Toplam uçuş süresi İstanbuldan Bahreyne 6 saat kadardı. Son iki saatin içerisine girdiğimizde dağlık coğrafya çoktan bitmiş, alabildiğine düz bir arazinin üzerinde uçuyorduk. Yolculuk boyunca uyuyan uçağın aksine penceremde benimle seyahat eden güneş bir sonraki sabah görüşmek üzere dercesine kızıl-turuncu batı ufkundan batıyordu.

IMG_0165

Hava giderek kararınken altımızda deniz olduğu izlenimi uyandıran düz kararlık zemin üzerinde ışığı yanan tek tük gemileri görebiliyorduk. Kısa zaman sonra Adalardan akşam bakıldığında Bostancı- Dragos sahillerinin bir uçtan öbür uca yanan, portakal renkli sokak lambalarını anımsatırcasına titreyen ışıklarını seyrettiğimiz Bahreyn’e geldik. Uçağımız havada birkaç manevra yaptıktan sonra inişle alakalı anonslar yapıldı, koltuklar dikleştirildi ve uçaktan korkanlar için en adrenalinli süreç başladı. Arap pilot işine hakim birisi olduğu ıspatlarcasına güvercinin yere konması gibi yumuşak bir şekilde zemine indi. Derin bir oh çektikten sonra uçağımızın yanaşmasını bekledik. Bahreyn’den Delhi’ye gidecek uçağımıza daha üç saat olduğundan acelemiz yoktu, aheste aheste uçaktan inip tüm yerleri halı kaplı Bahreyn krallığının havaalanına binasına girdik. İleride esmer uzun boylu, orta yaştan yaşlı siyah-kır sakalı gözlüklü bir arap uçaktan inen yolculara el sallayarak ” transfer passengers” diye bir insan kuyruğunu gösteriyordu. Hiç Bahreyn’e girmeden transit uçuş yapanların girdiği kuyruğa biz de girdik. Tekrar kemer, çakmak,saat, bozuk para çıkar, tekrar x-ray den geç. Yeni uçağımız 30 küsürüncü kapıdan kalkacakmış. Bahreyn’in havaalanın Atatürk Hava Limanıyla kıyaslanamaz bile, nerede İstanbul’daki 500 küsürüncü kapılardan kalkan uçaklar, nerede 40 kapıyı bulmayan Bahreyn krallığının havaalanı. Önce kapımızı bulalım, sonra yemek yeriz dedik. Zaten küçük bir bina olduğu için kısa zamanda bulduk. Bu sırada akşam namazlarını kılmadığımızı hatırlayınca önce namazları kılalım, sonra yemeği geniş zamanda yeriz diye karar alıp mescidin yolunu tuttuk.

IMG_0170

Mescidin yanında tuvalet ve abdest alma yerleri vardı. Tuvaletler ise çok enteresandı. Türkiyede alaturka tuvaletinden alafranga tuvaletine, yani yer tuvaletten oturaklı tuvalete kadar hepsinde temizlik için bir musluk olur. Burada ise sağ tarafta duvara monte edilmiş, duş ahizesi gibi su fışkırtan fıskiye vardı. Bunu nasıl kullandıklarını düşünüp çözene kadar akşam namazı çıkacağından direk abdest alma yerine gittik. Birkaç başka arap da abdest alıyordu. Biri normal kıyafetli diğeri ise şu meşhur uzun arap enterali ve başında çemberi olan biriydi. Mescide girip namazları kılarken bu iki arap da gelip cemaat yaptı. Sonra koreli veya japon olduğunu sandığım bir başkası daha gelip hiç tanımadığı bu adamların yanında namaza durdu. İmam birinci rekatte Nasr suresini, ikinci rekatte ise Kureyş suresini okudu! Bu Türkiye’de görülen bir okunuş şekli değil, çünkü Türkiye’de Kur’an Kursuna giden bir basit talebeden, sıkı bir tv izleyicisi ev hanımına kadar herkes surelerin bir sırası olduğunu ve birinci rekatte okuduğun sureden sonra ikinci rekatte daha ön sıradaki bir sure okunmayacağını bilir. Sonra Bahreyn’in şii olduğunu hatırlayınca belki bunların mezhebi böyledir deyip mescidden çıktık.
Hindistan öncesi son et yenilebilen ülkedeydik. Ama havaalanında kebapçı bulacak halimiz de yoktu. Bilmediğimiz bir şey yemektense tanıdık bildik bir şeyler aramaya başladık. Zira bir gezide başınıza gelebilecek en kötü hastalıklardan biri midenizi barsağınızı bozup ishal olmaktır. Hem keyfiniz kaçar hem de tüm arkadaşlarınızın ve gezinizin sürekli durup tuvalet arayarak keyfini kaçırırsınız. Her ne kadar yanımıza muhtemel bazı hastalıklara karşı 7 farklı ilaç alsak da, hiç hasta olmamak varken niye hasta olup tedavi olmayı tercih edelim🙂 Araya araya bula bula Türkiye’de boykot ettiğimiz Mc Donalds’ı bulduk.

IMG-20150307-WA0002

Napalım Hacıoğlu vardı da biz mi gitmedik deyip mecbur girdik. İçerideki tüm çalışanlar neredeyse çekik gözlü, ama malezyalı, ama koreli ama vietnamlı orasını bilemedik. Üç tane et içeren hamburger menü söyleyip oturduk. Oturduğumuzda farkettik ki tüm havaalanı içerisinde ücretsiz wi-fi mevcut. Bir devlet için ne kadar basit ne kadar ucuz bir hizmet ama ülkenizdeki misafirler için çok önemli. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz bu ücretsiz wi-fi hizmetini kendi havaalanlarında verse birşey kaybetmez prestiji artardı bence. Yurtdışı 1 sms in 1 tl olduğu operatörleri kullanan vatandaşlarımız için yurtdışında internet memleket ile haberleşmenin neredeyse en pratik ve ucuz yolu. Hemen evlerimizle irtibata geçip durumumuz hakkında bilgi verip birkaç foto paylaştıktan sonra gelen hamburgerlerimizi ama ondan daha güzeli mis gibi incecik uzun sıcak patateslerimizi yedik. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler Mc Donalds patatesinden daha iyisini, daha güzelini ne Türkiye’de ne yurtdışında yemedim. Bunu sevmediğim bir firmanın reklamı olsun diye de söylemiyorum, yiyen herkesin bildiği gibi gerçek bu ne yaparsınız🙂

Yemekten sonra arkadaşlardan biri sigara içmek istedi. Her medeni ülkede olduğu gibi kapalı alanlarda sigara içmek burada da yasak. Ancak Bahrey’in sigara içenler için tahsis ettiği yer, Türkiye’nin sigara içenlere tahsis ettiği yerlerden biraz farklı. Atatürk havaalanında etrafı tellerle kafes gibi sarılmış ancak terasta açık havada sigara içilmesine müsaade edilirken burada havaalanın ortasında camdan bir fanusda maymun gibi milletin sizi seyrettiği, sadece fındık fıstık atamadığı bir bölüm ayarlamışlar.

IMG_0176

Türkiyedeki sigara içme alanları full çekerken, burada tiryakilerin utançtan olsa gerek bu bölüme fazla rağbet etmediklerini gördük.
Uçağımızın kalkacağı kapı önünde beklerken uçuş saatinin gelmesiyle bir çok esmer- zenci arası insan kapı önünde kuyruk oluşturmaya başladı. Uçağa girişlerin alınmasıyla biz de sıraya müdahil olduk. Biletlerimizi verip uçakta yerimizi almak için ilerledik.

IMG_0178

Bu sefer ki uçağımız da Airbus A320 tipi idi ve konforu böyle bir uçuş için idealdi. Uçakta koridorda insanların bagajlarını yerleştirmelerinden ötürü bekleye bekleye ağar ağar ilerledik. Önümüzde yürümeye çalışan uzun boylu, uzun topuklu ayakkabısı ve dar kesim kıyafetleri, uzun lüle saçları olan beyaz genç bir kadın da ilerlemeye çalışıyordu. Uçakta oturmuş diğer tüm yolcuların bakışlarını paratonel gibi üstüne çekmiş sağlı sollu herkes istisnasız bu bayana bakıyordu. Eğer o olmasaydı uçaktaki en garip kişiler herhalde başka beyaz kimse olmadığı için biz olacaktık. İlerleye ilerleye 33. koltuk sırasına kadar geldik. Biz soldaki üç koltuğa geçtik. O önümüzdeki bayan da sağdaki cam kenarındaki koltuğa geçecekti ancak diğer iki koltukta oturan iki hintli erkek yer vermek için kalkmak zorunda kalınca onları bekledi. Uçaktaki yolcu profili çok değişmişti. Nerde İstanbul’dan geldiğimiz uçaktaki yolcular nerede bu uçaktaki yolcular. Neredeyse tamamı esmer neredeyse tamamı erkek. Kimisi telefonla konuşuyor kimisi kemeriyle oynuyor, kimisi ise ayakkabıları çıkartmış eski Türk otobüslerindeki yolcular gibi bizi zehirlemeye çalışıyor. Kısa zaman içinde önce arapça sonra ingilizce sonra da hintçe anonslar yapıldı. Oysa Türkiye’den gelirken Türkçe anons yapılmamıştı bu adamların ne ayrıcalığı var ki 3 dilde anons yapılıyor diye düşünürken uçak kalkışa geçmeye başlamasına rağmen inatla kemerini takmayan ayakta koridorda gezmeye çalışan, cep telefonuyla konuşanları görünce havayolu firmasına hak verdim. Belki hostes bayan 4 kez geldi adama kemeri takması gerektiğini telefonunu kapatması gerektiğini anlatamadı🙂 Işıklar sönüp hızlı ve korkutucu bir kalkıştan sonra tırmanmayı bitiren pilotumuz düz ovaya nihayet çıktı ve korkular, endişeler azaldı. Servise başlayan hostesler, kendilerine pek servis yapılmamış bu gariban yolcu kitlesiyle uğraşmak için bayağı efor sarf etmek zorunda kalıyordu. İlk uçağımızdaki tüm hostesler erkek olmasına karşılık bu uçaktaki tüm hostesler yine çekik gözlü bayanlardı.
Karar vermiştik bize ne yersiniz diye sorduklarında kesinlikle pasta demeyecektik. Gelin görün ki bu sefer hintli yolcular olduğu için onların damak tadına uygun yemekler vardı. Bizim de payımıza pirinç ve tavuklu bir yemek düştü. Pilav demeyip pirinç dememden anlayacağınız üzere sanki pirinci yağsız tuzsuz suda haşlayıp vermişler, yanında da sıcak ama çok kötü kokan acayip bir tavuk yemeği koymuşlar. Bir iki kaşık bile yiyemedik. En azından tatlı diye verdikleri sütlaç biraz damak tadımıza yakındı🙂
Yemek boşları topladıktan sonra içecek ikramına başlayan hostesler en zor anlarını yaşamaya da başladılar. Önlerden bir yolcunun “viski please” demesi üzerine kendisine içecek olarak viski verildiğini gören hemen hemen herkes “viski please” demeye başladı. Hatta iki sıra önümüzde oturan adamın “bixi please” diye viski istemeye çalışması hostesin de 4-5 dakika adamın ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmasını görünce herhalde ne olduğunu bilmiyor ama herkes içiyor diye istiyor diye düşündük. O ana kadar hintliler hakkında hiç iyi izlenim edinemedik. Ancak bunlar ülkelerinde fakir fukara olup arap ülkelerinde üçüncü sınıf en aşağı işlerin yaptırıldığı, hor hakir görülmüş insanlardı. Belki gidip biraz para kazanırız umuduyla ülkesinde dilenmektense gurbette çalışması yeğlemişler, şimdi ise geri dönüş yolunda belki biraz da memleketlerine dönmenin sevincinden görgüsüz ve şımarık davranıyorlardı. Uzun bir uçuştan sonra nihayet öbek öbek şehir, kasaba, köy ışıkları görünür oldu. Hele bir uzun ışık hattı vardı ki neredeyse üzerinde yarım saat uçtuk ancak o ışık hattı hiç kaybolmadı. Bir otoyol muydu tren yolu muydu veya başka birşey miydi anlayamadık. Derken hostesler ellerinde kağıtlarla tekrar geldiler. Herkesi birer form dağıttılar bize ikişer tane dağıttılar. Birinci kağıtta ebola olan bir yerden gelip gelmediğimiz herhangi bir hastalık sahibi olup olmadığımızı sorgluyor eğer rahatsızlanırsak en yakın hastaneye gitmemiz tavsiye olunuyordu. Diğer kağıtta ise üzerimzde belli bir miktarda para olmadığı, et ve et ürünü bulundurmadığımızı, antika eşya falan taşımadığımıza bizden taahhüt istiyorlardı. Hostes hanım iki kağıdı da doldurmamızı bizden havaallanında bunları isteyeceklerini söyledi. Bizim ülkemizde olmayan bir uygulamaydı bu.
Uçak nihayet inişe geçti ve Delhi’ye rahat bir iniş yaptı. Uçağı kaldırırken bizleri koltuklarımıza yapıştıran pilotumuz bu sefer tecrübesini konuşturdu gerçekten. Valizimiz olmadığından inip havaalanı içerisinde insan sürüsüyle birlikte hareket etmeye başladık. İlerde ağzında maske olan bir doktorun sağa sola koşturduğu bir banko vardı. O bankoya gittiğimizde yüzümüze bile bakmadan uçakta imzaladığımız kağıtları onayladılar. Demekki bir formaliteden ibaretmiş deyip geçtik. Az daha ilerleyince ülkeye girişten önce vize kontrolü yapan memurların bulunduğu yerde kuyruğa geçtik. Bu memurlar zafer kazanmış komutan edasıyla arkasına yaslanan, yaptığı işten bezmiş, millete tepeden bakan tiplerdi. Sanki babaları öldürülmüş gibi asık suratlı ve öldüren sizmişsiniz gibi itici itici bakıyorlardı. Laf anlatamadıkları gibi laf da anlamıyorlardı. Bizlere birer form daha verip tekrar doldurmamızı istediler. Tekrar doldurduk. Telefon numarasını gözleriyle gördüğü halde tek tek okuttu bir arkadaşımıza. Evet belli ki hintlilerle anlaşamayacaktık. Zor bela oradan kurtulduk. Binadan çıkmaya bir kaç adım kaldı. Bu sefer yaşlıca üniformalı bir adam ellerimizdeki diğer formları toplamaya başladı. Ayakta durmuş veren veriyor vermesen de sanki kimse bir şey demeyecekmiş gibi bir tablo vardı. Neyse dedik bunların sağı sol belli olmaz adamın sağından girdik solundan girdik zor kabul edip aldı kağıtlarımızı. Yüzümüze deseniz hala bakan yok🙂
Delhi havaalanı ( İndira Ganghi İnternational Airport) bina olarak büyük, yerler burada da çıkış holüne kadar halılarla kaplı. Çıkış yaptığınız salonda bir sürü el figüründen heykelcikler asmışlar duvarlara.

1.1291983398.indira-gandhi-international-airport

Yorgunluktan bu sanatla ilgilenemeden elinde kağıtta ismimizi yazıp beklemesi gereken şoförümüzü aramaya koyulduk. Etraf kalabalık ve çitle yolcuların çıktığı yer ayrılmış. Çitin arkasında bir sürü insan yakınlarının gelmesini bekliyorlar. Sanki oscar törenine katılmış yıldızlar gibi insan kalabalığıyla temas etmeden ilerliyoruz. Kağıtlardaki, tabelalardaki isimlere baka baka şoförümüzü arıyoruz. İnşaallah o da meymenetsiz, ruhsuz soğuk biri değildir derken şoförümüzü buluyoruz…

Devamı gelecek

Hindistan Gezimiz -3 (Hindistan’a varış)

Hindistan gezimiz

Merhabalar…Şubat ayının sonunda ve mart ayının başında 3 gece 4 günlük kısa bir Hindistan gezimiz olacak. Havaalanından dönünceye kadar her şeyi detaylı olarak yazmayı planlıyorum. Zevkle takip edeceğinizi umuyorum.
Tavsiyeleri olan varsa memnuniyetler dinlerim.

GEZMENİN ÖNEMİ VE DİNLENME

Günlük hayatta bedenimiz o kadar çok yorulur ve yıpranır ki bazı zamanlar “herhalde 10 gün uyusam kendime gelemem” dediğimiz olur. Uyuduğumuzda bedenimiz dış dünya ile irtibatını büyük oranda keser ve beynimiz sadece en önemli faaliyetleri yönetmekle meşgul olup kapasitesini azaltır. Metabolizmamız gündüz çalıştığının %20 sine kadar yavaşlar. Tansiyonumuz düşer, nabzımız yavaşlar. Tüm organlarda bir dinlenme, günün yıpranmasını tamir ve tadilat başlar.
Ya beynimiz? En çok dinlenmeye muhtaç olan beynimiz de yavaşlar. Uyku derinleştikçe beyin dalgaları yavaşlar ve tilki uykusuna geçer. Aslında bir gözü hep açıktır beyinin. Yapılan bir denemede uyuyan insanlara yüksek desibelde martı sesi dinletilmiş. Hiçbirinin uykusu bozulmamış. Ne zaman ki artık rahatsızlık verir düzeyde ses desibeli yükselmiş o zaman insanlar uyanmış. Oysa aynı kişilere martı sesinden daha düşük desibelde alarm sesi dinletildiğinde hemen uyanmışlar. İşte bu dışarıdan gelen seslere göre uyanmanın lazım olduğunu anlayarak bizi kaldıran beynimiz, dinlenme esnasında bile tam manasıyla uyumaz.
Günlük hayatta bunun gibi bizim fark etmediğimiz nice şeyler var ki beynimiz fark eder ve bu bilgileri işler. Oturduğumuz sandalyeden gelen basınç duygusunu, tuttuğumuz bardağın sıcaklık duygusunu, etrafta kulağımıza gelen ancak ilgilenmediğimiz irili ufaklı seslerin ne olduğunu, önemli olup olmadığını biz istemesek de beyin algılar işler ve bizi yönlendirir. Eğer beyin bu faaliyeti icra edemeseydi hep aynı pozisyonda otururduk ve bası yaraları denen yaralar oluşurdu. Oysa aynı pozisyonda sürekli oturduğumuzda rahatsızlık hissi vererek bize pozisyon değiştirtmektedir. Yatalak bir çok hasta pozisyonları değişmediği için bası yaralarıyla mücadele etmektedir. Bunun gibi elimizdeki bardağın giderek soğuduğunu hissetmeseydi ileri derecedeki şeker hastaları gibi olabilirdik. Zira bu şeker hastalarının ayaklarında nöropati gelişir yani sinirler tutulur ve ayaklardan beyne ısıyla alakalı durum iletilmez. Böyle şeker hastaları ayaklarını sobaya yaslarlar, ayakları yanar da haberleri olmaz. Ya birisi uyarır ya da yanık kokusuyla ayaklarının yandığını anlayabilirler. Bu sebepten dünyadaki en fazla ayak kesilme sebebi de şeker hastalığıdır. Ayakkabı vuruyor ama hissetmiyor beyin de gerekli kaçınma davranışını hastaya yaptırtamıyor.

Bunlar gibi çevreden yüzlerce binlerce bilgi, uyaran sürekli geliyor. Gördüklerimiz görsel uyaranlar, duyduklarımız işitsel uyaranlar, dokunduklarımız duysal uyaranlar ve daha yüzlercesi. Bir de nasıl etki yaptığını henüz bilmediğimiz dalgaların uyarısı var. Şuanda bulunduğumuz yerde o kadar çok radyo dalga frekansı, TV dalga frekansı, cep telefonlarının frekansı, evlerin üzerlerinden sağdan soldan geçen elektrik kablolarının frekansı, izlediğimiz görüntülerin, baktığımız telefon,laptopların sürekli üzerimize yağmur gibi saçtığı dalgalar, ışınlar, radyasyon…İş yerinde bunca dalgaya ve uyarana maruz kaldığımız yetmiyor gibi, dinlenme sahamız olan evde de sürekli tv, bilgisayar, cep telefonu gibi dalga ve uyaranlarla beynimiz sürekli meşgul oluyor ve dinlenemiyor. Uykuda dahi. Bu uyaranlar bizi öylesine etkiliyor ki rüyamıza dahi giriyor, gün içerisindeki bir olayla alakalı rüyalar görür hale geliyoruz.

İşte gezmenin önemi burada ortaya çıkıyor. Her şeyi, her düşünceyi, her radyo dalgasını geride bırakarak telefonların çekmediği, radyo dalgalarından uzak, elektronik cihazların olmadığı, makinelerin bulunmadığı, titreşim yapan kalorifer tesisatının dahi olmadığı bir yayla düşünün. Derelerin aktığı, ormanlarındaki ağaçların sadece rüzgarla uğultu yaptığı başka hiçbir sesin olmadığı bir yayla. İşte bedeni ve ruhi dinginliğe ermeye başlıyor, yorgunluğunuzu unutuyorsunuz. Çoğu insan böyle bir yaylaya çıktığında sabah çok erken uyandığını, şehirde olsa öğleye kadar uyusa uykuya doymadığını ifade eder. Çünkü beyin ve vücut gerçek manada dinlenebiliyor, başka diğer tüm meşgalelerden uzakta rahat ve dinledirici bir uyku çekebiliyor. Aynı durum havası tertemiz sessiz bir sahilde, müthiş bir deniz manzarasına karşı uyuduğunuzda, burnunuza yosunlardan gelen iyotla karışık mis gibi rüzgar esintisi geldiğinde de meydana gelir. Hatta size bir an için bulunduğunuz ortamı ve bulunduğunuz ortamdaki uyaranları unutturacak güzel bir koku burnunuza gelip derin bir “ohhh” çektiğinizde de bir ferahlık hissedersiniz.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı bedeni ve ruhu dinlendirmek için, yazı, güneşi, kumsalı beklemeden mutlaka gezin ve bulunduğunuz ortamdan sessiz yerlere kaçın. Televizyonların ticari amaçlı tatil deyince ultra herşey dahil otelleri, kumsalları göstermesi sizi aldatmasın. Sabaha kadar discosunda içilen, dans edilen, ilerleyen saatlere kadar yüksek sesle müzik çalınan hatta animasyon gösterileriyle sizi gülmekten kırıp geçiren şeyler aslında sizi dinlendirmezler. Tatil dönüşü dingin bir ruh haliyle değil, yorgunluktan perişan olmuş bir şekilde hayata geri dönersiniz. Bedeniniz ve ruhunuzun dinlenmesini istiyorsanız dış dünyadan gelen uyarıları azaltın. Bir dağ köyünde 2 sessiz gece geçirmeniz sizi 15 gün 5 yıldızlı otelde kalıp her etkinliğe katılmaktan daha çok dinlendirecektir.

Hadi şimdi sağlıcakla kalın…

Seyyahların Piri: İbni Batuta

İbni BATUTA:
Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü ve büyük seyyahlarındandır. Zamanının diğer bilinen seyyahı Marco Polo ise de, Marco Polo İbni Batuta kadar büyük bir coğrafyayı gezmemiştir. 1304-1369 tarihleri arasında yaşamış ve 22 yaşından ölene kadar geçen sürede hep seyahat etmiştir. O günün şartlarıyla gah atla deveyle, gah yaya veya gemiyle Kuzey Afrika sahillerini, İskendireye, Mısır,Fars,Hind,Sind,Çin,Anadolu, Ortadoğu,Afrika,Asya’ yı gezmiş ve yazmıştır.Aslen Fas’ lıydı ve müslümandı.Haritada o günün şartlarında yaptığı seyahatlarının güzergahını görmekteyiz. 

Merhaba

Blog’umuz siz değerli seyyahların, gezginlerin, gezmeyi sevenlerin yeni adresi olmayı planlamaktadır.Herkes mutlaka gezmeyi, dolaşmayı sever. Kimimiz kumsal ve  sahilleri daha çok severken, kimimiz ise orman, göl, yayla gibi tabii güzellikler içinde dolaşmaktan hoşlanır. Tarihi ve kültürel  mekanları gezmek ise genel bilgi ve görgümüzü arttırdığı için ayrıca önemlidir.

Günlük yaşamın koşturmacası, büyük şehirlerin gece    gündüz sürekli gürültüsü ve yeşilin artık parklar hariç görülemez olması, herkeste kafa dinleme, dinginleşme, sessiz sedasız doğayla, doğanın güzellikleriyle başbaşa kalma isteğini artık bir ihtiyaç haline getiriyor.

İşte sitemiz bu noktada devreye girecek ve gerek ülkemizde gerek yurtdışında gezilecek güzel yerleri bilgilerinize sunacaktır. Bu konuda sizin tecrübelerinize büyük önem veriyor ve sitemizde de yayınlıyor olacağız.

Hatırlatalım ki http://www.seyyahim.com olarak kaynağımız insandır, hedefim kitlemiz yine insandır. İyi gezmeler dileriz.

“Seyahat et sıhhat bul !”